Navigation Menu+

Teoman – Tek Kişilik Dev Kadro

Posted on Oca 10, 2009 by in Röportajlar | 0 comments

Teoman- RenkliRuyalarOteli-Kapak

“En büyük kahramanım Elvis Presley’dir. Müziğe 11 yaşımda başladım. Elvis olmasaydı, ben de müzisyen olmazdım. ”

Türk rock müziğinin biricik yıldızı Teoman, yeni albümü “Renkli Rüyalar Oteli”yle yine gündemde. Şu sıralar bu albümdeki iki parçanın, yine Teoman’ın elinden çıkan klipleri müzik kanallarında dönmekle meşgul. Renkli Rüyalar Oteli, Kelimeler, Dursun Dünya, Tesadüfler, Aşk Kırıntıları ve Barış Manço’nun Unutamadım adlı şarkısının coverı ilk etepta albümde dikkat çeken parçalar arasında bulunuyor. Dolayısıyla da bu albümün müzik dünyasını uzun süre oyalayacağı belli. Kendisi de sürekli oyalanacak bir şeyler bulan Teoman ile hayatı, albümü ve yeni çalışmaları hakkında konuştuk.

Arzu Kızıları: Yeni albümünüz bütünlüğü olmayan ama tek tek güzel şarkılardan oluşuyor.

Teoman: O bütünlük olmayınca daha rahat oluyormuş aslında. Bir daha yine böyle yaparım. Aynı adama çaldırmıyorsun, rahat oluyor.

 

AK: Albümlerinizde hep kişisel hikayeler var. Kişisel bir tercih mi? Yoksa sadece öyle mi oluşuyor?

Teoman: Çoğunluğunu ben kendi içimden yapıyorum. Bir de bir şey anlatırken aslında mümkün olduğunca özelleştirmek gerekiyor. Stalin bile söylemiş. “Bir kişi ölünce bu bir trajedidir. Milyon kişi ölüyorsa istatistiktir.” diye. Yani ne kadar bireye gidersen, o kadar özdeşleşmesi kolay oluyor. Herkes öldü savaşlar oldu dediğin zaman, sadece bir tarihi olaymış gibi oluyor. Ama iki tane çocuktan bahsedince, ben daha çok algılayabiliyorum. Ama benim asıl tercihim, kendi hislerimden yola çıkarak anlatmak. Kendimi anlatmak yani.

 

Teoman-RYO

 

AK: Peki biz Teoman’ı bu şarkılarla tanıyabiliyor muyuz?

T: Şarkılarda tek boyutlu bir kişi var. Aslında insan öyle çabucak anlatılabilecek bir kişi değil. Bir sürü çelişkileri de var. Yani kimi zamanlar, yaptığın şeyin tam tersini de yapıyorsun. Yani albümler beni olduğumdan daha depresif gösteriyor. Çünkü öyle ruh halleriyle şarkılar çıkıyor. Halbuki ben her zaman öyle birisi değilim.

 

AK: Dışarıdan bakıldığında da ya çok seviliyor ya da neredeyse nefret ediliyorsunuz. Onun nedeni de bu tek boyut mu?

T: Zaten bir şey oluyorsa orta noktalar pek açıklayıcı olmuyor. Yani aynı nedenlerle biri sizi seviyor birisi ise sevmiyor. Pek fena bir şey değil aslında. Öbür türlü pek suya sabuna dokunmayan birisi oluyorsunuz. Kimse sizi çok sevmiyor ve çok da nefret etmiyor. Albümler söz konusuysa, biraz evvel bahsettiğimiz o tek boyutlu kişinin altını biraz fazla çiziyoruz. Bu kimilerini rahatsız ediyor olabilir. Kimileri ise bunu seviyor olabilir. Albümlerim benim bir parçam ama tam olarak beni yansıtmıyor aslında. Daha ironik şarkılar da yazdım ben aslında. Zamparanın ölümünden gündüz tarifesi gibi. Ben depresif şeylerin içerisine bile ironi koyma taraftarıyım. Biraz daha light’laştırsın diye onu. Yani, Paramparça’da “Telesekretere konuşamayanlardanım.” demek gibi bir şey. Bunlar, total karakterizasyonu göstersin diye diye yaptığım şeyler.

 

AK: Eğlence dünyasından çok arkadaşınız var ve seviliyorsunuz. Ortamda ciddi bir yarış varken bu kadar arkadaşınız olması ilginç değil mi?

T: Eğlence dünyasında olur öyle şeyler ama bizde yoktur. Müzisyenler baştan sevdiğim insanlar oluyor. Zaten insanlara yaklaşırken pozitif yaklaşırım. Bir de zaten nefret etme kapasitem de yoktur. Yapamam yani.

 

AK: Gerçekten de sizi pek sinirli görmüyoruz.

T: Millet bana ne laflar ediyor ama ben onlara hala kızamıyorum.

 

AK: Peki, mesela neye çok sinir olursunuz? Mutlaka vardır sizi çileden çıkaran bir şey.

T: Mesela birisi gazeteye hakkımda birşeyler yazar ama umurumda olmaz. İstemezsem okumam. Ama gelipte orada söylenen şeylerin kulağıma yarım saat boyunca anlatılması, işte o beni rahatsız eder. İnsanın bunlara vaktinin olup olmaması da önemli. Bir de ben insanlara karşı çok fazla ilgisi olan biri değilim. Övgüleri bile takmam. Onlar da hoşuma gidiyor tabii ama herkes beni övdüğü zaman da “Vay be, ben neymişim” demiyorum. Ayrıca, biri yerdiği zaman da öyle kendimi kötü filan hissetmiyorum. Yani ben kendime bir şeyi beğendirdikten sonra gerisi önemli değil. Bir tek şey var. Beni eleştirenlerin söylediği negatif şeylerin kimisi doğru olabiliyor. Onlar beni üzer ama bunu karşımdakine kızarak yansıtmam.

 

AK: Bu arkadaş grubunuz içinde Şebnem Ferah biraz daha özel gibi. Onunla müzik hayatınızı da paylaşıyorsunuz.

T: Tabi, o çok eski bir arkadaşım. Hem arkadaş hem de müzisyen olarak da çok beğendiğim birisi.

 

AK: Her albümde onunla bir düet yapmak da bir gelenek oldu galiba. Öyle mi?

T: Evet, düet yapmak gelenek oldu hakikaten. Sadece bu albümde düette kişiyi değiştirdik. Şebnem’le yine yaparız, tabii.

 

AK: Peki size düet yapmanız için başkalarından teklif geliyor mu?

T: Bir kere öyle laf arasında geçti aslında, yapsak diye. Ama gerçekte yaptığımız olmadı. İnsanlar öyle düet de yazmıyorlar. En düetçi benim. Hemen her albümde bir düet yapıyorum. İnsanlar düetçi değiller. Benimkilerin düet olmasının bir mantığı var. İki ayrı perspektiften anlatmaya çalışıyorum şarkıyı. Kimi düetlerde iki kişi şarkı söylesin diye yapılıyor mesela. Ben onları sevmiyorum.

 

AK: Bu albümde de yine Barış Manço’ya ait bir parça var. Onun şarkılarını sevmeyen yoktur herhalde. Sizin onun en sevdiğiniz şarkısı hangisi?

T: Ben sevdiklerimi söyledim aslında. Benim en çok sevdiğim “Anlıyorsun değil mi?” idi. “Anlıyorsun değil mi?”ciydim ben yani. Hoşuma gidiyordu. Barış Manço’nun versiyonunda sanki bir yol hissi vardı. Kol Düğmeleri’ni de severdim.

Barış Manço total figür olarak bir sanat eseri zaten. Kendini sanat eseri, gibi kurgulamış. Öyle adamları seviyorum. Şimdi yaşıyor olsa, müzik yapmasa bile güzel bir şeyler yapardı. Bir takım insanlar vardır ki elini neye atsa sanat eseri çıkarır. Barış Manço da onlardan biri. Evi de eşi de, çocukları da öyle. Yani, hiçbir şeyi şansa bırakmamış adam. Çocuklarına koyduğu isimler bile onun kendi kişisel zevkini anlatıyor.

 

AK: Peki, siz evlenip çoluk çocuğa karışmayı düşünüyor musunuz?

T: Düşünüyorum tabi. Çocuğum olsun istiyorum. Kendimden sıkıldığım için artık kendimden daha çok ilgileneğim, seveceğim, gelişen bir şeye ihtiyacım var. Sonuçta 20 yaşından beri aslında yavaş yavaş ölüyoruz. Daha yukarıya doğru giden, sıfırdan yukarıya doğru yükselen, kendimden çok seveceğim bir şeyim olsa diyorum. Yaparım yani şu sıralar.  Niyetliyim.

 

AK: Siz de bizim gibi yazarak hayatınızı sürdürüyorsunuz. Senaryo ya da şarkı sözleri yazıyorsunuz. Daha erken yaşlarda bugünleriniz için ne planlıyordunuz?

T: Aslında ben ilkokuldan beri yazıyorum. İlkokuldayken böyle küçük şiirler veya satir diyebileceğim şeyler yazardım. Hikayelerle epey uğraştım zamanında. Ama insan çocukken bir sürü şeyi bir anda olmak istiyor. Kovboy, kızılderili, astronot filan böyle şeyler istiyordum. Ama ben ilkokul beşten itibaren hep müzisyen olmak istedim. Kafamın bir yerinde hep şarkıcı olma isteği vardı. Ama aynı zamanda okulda da iyiydim ve iyi bir öğrenim görmek de istiyordum. Büyüyünce şarkıcı olurum ama hobi olarak yaparım zannediyordum.  Gerçekte bir mesleğim olur, herhalde bir avukat olurum diye düşünüyordum. Anneler hep “hariciyeci ol” derler ya, öyle işte. Hariciyeci olmak değil de afilli bir mesleğim olsun istiyordum. 12-13 yaşındayken bize, hangi meslek pirim yapıyorsa okul nezninde onlar söylenirdi. Vali filan gibi. Ben de onlardan biri olurum zannederdim. Şarkıcı oldum.

 

AK: Çocukken kahramanlarınız var mıydı? Süper kahramanlar filan…   

T: Benimkiler süper kahramanlar değildi. Bir taraftan Türk kahramanlarını; Tarkan’lar, Karaoğlan’lar, Kara Murat’lar; onları severdim. Diğer taraftan da yine çizgi roman kahramanlarını severdim. Ama hangi kitabı okusam onun havasına girerdim. Her Pazar televizyonda “Pazar Sineması”nda hangi kahramanı seyredersem, o kişi olurdum. Ama en büyük kahramanım Elvis Presley’dir. Müziğe 11 yaşımda başladım. Elvis olmasaydı, ben de müzisyen olmazdım. Çocukken müziği her şekilde seviyordum. Ama Elvis olunca, hep ona benzemek, onun gibi olmak istedim.

 

AK: Peki, Elvis’in herhangi bir parçasını çalıştınız mı, hiç? Bir albüme koymayı düşündünüz mü?

T: Yok öyle birşey düşünmedim ama bütün parçalarını biliyordum çocukken. İngilizce bilmiyordum ama şarkılarını ezbere biliyordum.

 

AK: Onun gibi danseder miydiniz?

T: Yapıyordum, vallahi. Öyle dans ediyorduk o zaman. 13-14  yaşındayken danstan anladığımız Elvis gibi dans etmekti. Başka türlü bir dansın var olduğunu zannetmiyorduk.

 

AK: Yeni film projeleriniz var sanırım. Nasıl gidiyor?

T: Var tabi. Hatta bir tanesi bitmek üzere. Daha bugün, senaryoyu Nisan 15’e yetiştirirsem, çekeyim diye düşünüyordum. Aynı zamanda filmi yöneteceğim için, yazarken ne yapacağıma da bakıyorum. Hızlı gidebilirim ama çok yorucu bir şey. Şu sıralar o kadar gücüm var mı yok mu onun ayırdında değilim. Bir de filmi yaparken önceden şarkıları da yazmam lazım. Çünkü müzikli bir film bu. Gerçi zorunlu olan şarkıları 15-20 günde yazarım. Film temasını sonra da yazabilirim. Daha çalışkan bir dönemimde olsam yapardım. Şu anda emin değilim.

 

AK: Bu film projesi hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?

T: Film, benim barlarda, pavyonlarda filan çaldığım zamanlarda geçiyor. Aynı zamanda müzik ve albüm yapmaya çalıştığımız bu dönemlerde başımıza gelen hikayeleri anlatan bir film. Bir süreci anlatan bir film olacak yani.

 

AK: Underground bir film mi olacak peki?

T: Çok underground olmasa iyi olur. Daha çok bir komedi olacak. Yani benim kişisel zevkim nedeniyle zorunlu olarak underground oluyor tabi. Ticari sinemayı çok seviyorum. Arada bir seyrediyorum da. Fakat, ticari sinema dediğimiz şey, aslında her zaman çok da kolay bir şey değil. Bir de asıl önemlisi benim açımdan zevkli değil. O, gerçek yönetmenlerin, yani işi yönetmen olanların yapması gereken bir iş. Zor bir şey. Onun her anından zevk almak lazım. Yani gerçek yönetmen “yönetmenler”, komedi de çeker, başka türde bir film de yapabilirler.

 

 

teo kapakAK: Peki, müzik dünyasını anlatan pek çok film var. İzlediğiniz ve hoşunuza giden var mı? Mesela Cameron Crowe’un Almost Famous’ı var, Velvet Goldmine var…

T: Evet, Almost Famous çok güzel bir filmdir aslında. Benimki tam onlara benzemiyor. Daha ziyede yırtamamış müzisyenleri anlatıyor. Benzerse The Commitments’a benzer belki. Onunla karşılaştırıldığıda da benimkinin fazla “Türk” kaçtığını söyleyebilirim.

 

AK: O filmleri izliyor ve Rock dünyası ile ilgili bazı izlenimler ediniyoruz. Türkiye’deki rock müzisyenleri nasıl yaşıyorlar? Oradaki gibi çılgın mı yaşıyorlar?

T: Vallahi, çılgın yaşamak istediğin zaman bayağı çılgın şeyler yaşayabileceğiniz bir ortam var. Oradakiler ne yapıyorsa burada da yapılabiliyor. Bunun için ünlü olmanıza da gerek yok. Ben bundan 15 sene önce de öyle yaşıyordum yani.

 

AK: Kendi albümlerinizi dinler misiniz?

T: Çok seyrek. Şu sıralar “Renkli Rüyalar Oteli”ni dinliyorum. O da ezberlemek için. Müzisyen olunca ve bir parça üzerine biraz uğraşınca artık dinleyici olarak deforme oluyoruz. Bir sürü şarkı bana haz vermiyor. Bir de eski şarkılar, onu dinlediğim zamanla ilgili anıları da hatırlattığı için, artık yeni şarkılardan daha fazla şey barındırıyor. O yüzden ben yine eskiden dinlediğim şarkıları dinliyorum. Filmler için de öyle. Eskiden seyrettiğim, çok beğendiğim filmleri birkaç kez seyrediyorum. Yeni filmlere biraz burun kıvırıyorum ben. Yavaş yavaş daha muhafazakar oluyorum galiba.

 

AK: Peki, sevdiğiniz filmler neler mesela?

T: Bir sürü var tabi. Dün Godfather’ı seyrediyordum. “Vay, ne güzel film” dedim içimden. Böyle bir film yapmak ister miyim? İstemem. Yapabilir miyim? Hayatta yapamam. Francis Ford Coppola yapmış. Hem de fıstık gibi yapmış. Benim sevdiğim adamlar var, fakat örnek aldığım kimse yok. Woody Allen seviyorum, John Cassavetes’i, P.T Anderson’ı seviyorum. Ama hiçbirine benzemek istemem. Müzikte de öyle. Mesela Mazhar Alanson’u ve Bülent Ortaçgil’i çok seviyorum. Ama onlara hiç benzemek istemiyorum.

 

 

AK: Dijital müzik satışının ülkemizde de başlıyor olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

T: Bence çok güzel bir şey. Ben iTunes’dan yıllardır birşeyler satın almaya çalışıyor ama alamıyordum. Çünkü yurt dışından alınmış bir kredi kartına sahip olmak gerekiyor. Türkiye’de ise dijital müzik satışı yoktu. Şimdi çok rahat olacak. Artık internetten bedava indiriyoruz diye vicdan azabı hissetmeyeceğiz. Üstelik bu legal şarkılar daha yüksek kalitede olacak. Dijital müziği sevsem de albüm formatlarından da vazgeçemem. CD, hatta plak formatındaki albümleri kartonet ve diskiyle çok özel buluyorum.

 

 

AK: iPod’unuz var mı? Genel olarak teknolojiyle aranız nasıl?

T: 40 GB’lık iPod ve iPod nanom var. Ayrıca bir de PowerBook kullanıyorum. Teknoloji konusunda eskiden sıfırdım ama dersler aldım. O zamana dek internete zor giren birisiydim. Şimdi Photoshop’la bile çalışıyorum. On parmak daktilo da öğrendim ve senaryolarımı artık bilgisayarda yazıyorum. Teknoloji ile ilişkim iyi.

 

 

AK: PowerBook’unuzdaki GarageBand ile hiç çalıştınız mı?

T: Evet, GarageBand’in de dersini aldım. Gerçi onun pek derse ihtiyacı yokmuş. Kullanımı kolay bir program.

 

AK: Garageband dışında başka programlar kullanıyor musunuz?

T: Yok, kullanmıyorum. Ama benim kendi stüdyom var. Orada çalışanlar Pro Tools kullanıyorlar.

 

AK: Bestelerinizi gitarınızla yapıyorsunuz o zaman.

T: Çoğunlukla öyle yapıyorum. Fakat, bu albümde şarkıları yapmaya daha elektronik bir yerden başladık. Şarkılar değişik olsun diye çalışma sistemimi değiştirdim. Önce alt yapıları yaptık, sonra şarkıları yazdım. Gitarla yapınca insanın eli hep aynı yerlere gidiyor. Zaten herkesin kendi bir melodi anlayışı var ve çalışırken sürekli oralarda dolaşıyoruz. O yüzden de yöntem değiştirmek avantajlı oluyor. Melodiler başka yere gitsin diye, böyle bir kendimizi kandırma yöntemi uyguladık yani.

 

AK: Film serüveninizin nasıl başladığını merak ediyorum. Film merakınız birden bire mi başladı?

T: Aslında ben yıllardır kendi filmimi çekeceğim diye çalışıyordum. Formatlarını bilmeden senaryolar yazıyordum. Başka arkadaşlarım da vardı yazan. İleride film çekerim diye düşünüp o yıllarda senaryo teorisi üzerine, sonradan da görsel hikayeler üzerine kendi kendime çalıştım. Ben yurt dışına her gidişimde bir bavul kitapla dönerim. Mesela montaj, yönetmenlik, oyuncu yönetimi ve metod öğreten kitapların hepsini edindim yurtdışından. Hatta ışığı ya da kamerayı öğreten DVD setleri aldım. Yani hem alaylıyım ama çalışma yöntemim okullu biri gibi. Kendime bir çalışma planı yapıp onun üzerinden gidiyorum.

Bir de şöyle bir şey var. Ben bütün o kitapları okuyorum. Çünkü, önce o kuralları bilmek istiyorum. Neyi yapmak istiyorum neyi istemiyorum diye düşünüyor ve hepsini tarıyorum. Kimisi kural diye algılamış bazı yöntemleri. O kuralların tersini uygulayıp onu da kural yapan birileri var. Yani o ikisini de bilip, hangisini istiyorsan ona gidebiliyorsun. Film binlerce karardan oluşuyor. O kadar garip birşey ki formülü sonuçta kendin buluyorsun. Güzelliği de orada.

Sonsuza dek filmci olacak değilim ama onlarda kendimce bir şey bulmaya çalışırım. Filmlerimi ard arda seyrettiğimde birbirine benzeyen, ama ayrışan yönleri de olsun istiyorum. Kendimce bunun araştırmasını yapıyorum. Hepsi zevk meselesi. Bir hikaye anlatıyorsunuz, nasıl anlatacağınıza da siz karar verirsiniz.

 

AK: Bundan sonra çalışmalarınız film ve müzik şeklinde gidecek diyebilir miyiz?
T: İkisini ayırırım. Belki başka şeyler daha yaparım ama müzik haricinde yapacağım herşeyi yarı amatör gibi düşünmek gerek. Çünkü ben kendi kişisel kariyerimi müzik üzerine kurdum. Bundan sonra da sadece zevk alacağım şeyler yapmak istiyorum. Tabii ki sinema ticari bir sanat, hatta başka sanatlar da artık ticari artık. Ama ben ticari tarafını düşük tutup onun sanat tarafıyla uğraşmayı tercih ediyorum.

 

AK: Edebiyat dünyasına ne zaman giriyorsunuz?

T: Daha belli değil. Roman taslağım var ama yıllardır hiç dokunmadım ve bütün inancımı yitirdim. Yalana dönüştü artık. Beş senedir bir satır bile yazmadım. Yani belki de hiç bitmeyecek birşeydir. Bir kitabım olsun diye çok özeniyorum tabi. Ama o iş belli olmaz. Gerçi artık laptop’ım var. Hem onu güzel kullanabildiğim hem de artık hızlı yazabildiğim için belki daha rahat bir roman yazarım.

 

AK: Çok verimli birisiniz?

T: Verimli biriyim tabii. O kadar çok zamanım var ki. Bir de hayatın hiçbir angaryasıyla uğraşmak zorunda değilim. Zaten iki senede bir albüm yapıyorsun. O da 2-3 ayda part time çalışarak bitiyor. En fazla 5 ay sürüyor. O yüzden de başka şeyler yapmak zorundayım. Yoksa hayat dayanılacak gibi değil. Zorunlu olarak verimliyim. O da hem yapmayı sevdiğimden hem zamanım olduğundan.

 

AK: Ne kadar da şanslısınız.

T: Evet ama zamanında çok çalıştım.

 

 

*** Teoman’ın Playlisti ***

1)      Bob Dylan – Hurricane

2)      Joan Baez – Diamonds&Rust

3)      Bruce Springsteen – The River

4)      Leonard Cohen – Famous Blue Raincoat

5)      Bülent Ortaçgil – Eylül Akşamı

*** Teoman’ın Albümleri ***

Teoman (1996)
O (1998)
17 (2000)
Gönülçelen (2001)
Remixler (2001)
İstanbul’da Sonbahar Remiksler (2002)
Teoman (2003)
Remiksler 1 (2003)
En Güzel Hikayem (2004)
Best of Teoman (2004)
Balans ve Manevra Soundtrack (2005)
Renkli Rüyalar Oteli (2006)

Not: Bu röportaj iPlay Dergisi’nin 2006 Mart sayısında yayımlanmıştır. 

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>